KARARGÂHIN FİKRET BİLA’SI SEDAT ERGİN’İ = BAŞBAKANIN ROK’U VE FATİH TEZCAN’I (MI?) – ÖNDER AYTAÇ

KARARGÂHIN FİKRET BİLA’SI SEDAT ERGİN’İ = BAŞBAKANIN ROK’U VE FATİH TEZCAN’I (MI?)

08.EKİM.2013

DR. ÖNDER AYTAÇ

dusunceatolyesitr@gmail.com

Makalenin başlığını yazdıktan sonra aklıma Sn. Başbakan’ın; ‘tencere tava hep aynı hava’ anlatımı geldi. Gerçekten de 28 Şubat döneminde, gazete ve televizyonların Ankara’daki temsilcileri ‘Karargah’a yaranmak için nasıl kendilerini paralıyorlarsa, şimdilerde de yandaş medya da yer alan ve Sn. Başbakan’ın gözüne girmek için yarışan gazeteciler neredeyse 28 Şubat sürecine rahmet okutuyorlar… Yani hepsi de gerçekten de aynı tava / hava…

Bu iki zümrenin arasındaki en temel fark ise; ilkindekiler belli bir statünün ve seviyenin insanları iken, şimdikiler ise, büyük bir çoğunluğu itibarı ile statü yükseltme arayışında ve seviye sıçraması yapmak için her türlü yalakalığı yapabilecek yapıdaki bir açlar ordusu… ‘Benim siteme neden reklam vermiyorlar’ diyerek pespayeliklerini de ispatlıyorlar…  

 bila

Her neyse, nasıl ki ‘1000 yıl sürecek’ denilen 28 Şubat süreci geçmiş ve o dönemde zahiren sıkıntının odağı haline gelen milli görüş düşüncesi, Türkiye’de merkez sağı da içine alacak şekilde genişleyerek 12 yıl iktidar olmuşsa, sanıyorum bu dönemin güç sarhoşları / muktedirlik zehirlenmesi yaşayanları da, kısa bir süre sonra tarihin çöplüğünde yerlerini aldıklarında, bugün onların en çok zulüm ettiği kadrolarda kendi üzerlerine düşen tarihi misyonu yerine getireceklerdir…

Fikret Bila insan olarak sevdiğim ve Ankara’nın siyasi havasını iyi kokladığına inandığım bir yazar. Ben de defaatle onun Murat Yetkin’le birlikte Kanal D’de hazırladıkları ‘Ankara Kulisi’ programına konuk oldum. Ancak onun ile ilgili aşağıda alıntıladığımız bu haber, onun bile nasıl da kullanıldığını çok açık ve seçik olarak göstermekte..

 FİKRET BİLA

‘Peki bu durum anormal mi?’ diye soracak olursanız, yani medya ve güç merkezleri arasındaki ilişki durumu bence hiç de anormal değil. Değil çünkü bu olgu gazetecilik içindeki bir ‘de facto’ durum. İsterseniz ne demek istediğimi bir diğer örnek ile daha teferruatlıca açıklayayım. Şöyle ki;

15 Şubat 2011’de Medya Faresinde bakın neler yazmışım; ‘…14 Şubat 2011 günü öğleye doğru telefonun çaldı. NTV’den Oğuz Haksever’in yardımcısı arıyordu. Bana, ‘…bu akşam, Oğuz Haksever’in NTV’de hazırlayıp sunduğu ‘Son Söz‘ programında ‘Balyoz’un konuşulacağını ve benim de stüdyoya konuk olarak katılıp katılamayacağımı’ soruyordu.

NTV deyince, orası ile ilgili çok küçük bir bilgilendirmeyi de siz okuyucularıma yapmamda yarar var. NTV 3-4 sene öncesine kadar, uzmanı olduğum alanlarda beni sıklıkla programlara davet eden ve farklı farklı programlar olsa da, neredeyse haftada 2-3 gün konuk olduğum bir televizyondu.

Hatırlarsınız, Wikileaks belgelerinin ortaya dökülmesi sonrasında, ABD Büyükelçisine bilgileri sızdıran NTV’nin diplomasi kökenli Ankara’daki üst düzey bir yöneticisinin ismi de kamuoyunca hükümeti Amerikalı yetkililere şikâyet etmesi / istihbarı bilgi vermesi gibi gerekçelerle ortaya çıktığı için, işine son verildi.

İşte ABD’lilere çok özel bilgiler taşıyan aynı NTV Ankara yöneticisi, benim NTV de sıklıkla haberlerde konuk olmamdan dolayı Karargâh’a o süreçte çağırılıyor ve karargahta; ‘…neden Önder Aytaç’ı bu kadar sıklıkla programlara çağırıyorsunuz…’ diye kulağı çekiliyor. Ondan sonrada ben neredeyse yıllarca NTV’nin kapısından önünden bile geçemez olmuştum. Bu bilgiyi de bana NTV de çalışan farklı 3-4 emekçi dostumun verdiğini de buradan yazmalıyım.

Ancak NTV’deki dostlar aracılığıyla, haber yapılan onlarca güvenlik konsepti ile ilgili dosyada benim de imzamın olduğunu buradan övünerek söyleyebilirim. Hatta NTV’deki bazı arkadaşlarımın, bazı haberlerde; ‘Önder Hocam, bizimkilerin bunu haber yapmaya şeyi yetmez. Siz bunu başka yerlerde değerlendirin’ derlerdi ki bunu söylerlerken de haber etiği bağlamında acı acı kahkahalarla güldüklerini de burada ifade edebilirim.

Ankara’daki iri gazeteciler bağlamında; Sedat Ergin, Fatih Çekirge, Mustafa Balbay, Emin Çölaşan, Fikret Bila ve Murat Yetkin yıllarca başkentte mahşerin atlıları olarak, medyanın tek tip ‘D Medya’ monopolünde olduğu ve yalnızca kendi istediklerinin haber olduğu dönemlerde, haberleri yönlendirdiler ve istedikleri gibi şekillendirdiler.

Sıradan yurttaş olan biz zavallılarda, olayların arka yüzünün onların yazdıkları gibi olmadığını çok iyi bilmemize rağmen, hep onları okuduk, onların diliyle / anlatımıyla olayları algıladık ve o perspektiften seyrettik diyebilirim. AK Partinin içinde benzer şekilde bunları hala ‘medyanın kıblesi’ gibi gören etkili az sayıdaki insana rağmen, Allah’a bin şükür ki medyada ki bu tekel kırıldı ve alternatif medyanın, ‘öteki’ medyanın, internet medyasının ve ‘twitter’ gibi sosyal haber paylaşım mecralarının çoğalması ile birlkte haberlerin de çok sesliliğini ve doğruluğunu arttırıcı unsur çoğaldı…’

http://www.medyafaresi.com/yazi/339/onder-aytac-ntvdeki-canli-yayina-neden-katilmadim.html

2011 yılının Şubatı ile 2013’ün Ekim’i arasında da medya da bu kadar hızlı bir dönüşümün olabileceğini asla tahmin edemiyorduk. Yandaş medyanın bu kadar semirip -adeta bir Leviathan gibi- olaylara ve hayata sadece ve yalnızca Sn. Başbakan’a yaranmak savı ile hareket edeceğini asla düşünemiyorduk. Ama bunlar da oldu.

Aslında bu durum maalesef denilerek yadırganacak bir durum da olmadığını yalayarak öğrenmiş olduk. Tuncay Özkan’ın Kanal D’nin başına gelişinde ve MİT’in tarihi ile ilgili kitap yazışında Mesut Yılmaz nasıl da etkili ise benzeri yapının varlığı şimdilerde de fazlası ile söz konusu değil miydi? Bizde; ‘’medya = (televizyon + kaleşnikof) = teleşnikof’’ olduğu sürece bu konuda bir etik değerden söz etmemiz de sanırım hiç de kolay olmayacaktır…

Daha önceden medya üzerinde yoğun bir şekilde ‘sermaye’ ve ‘askeri’ inisiyatiften söz ederken, dönüştürülen ve yandaş haline getirilen medya sayesinde şu anda da ‘siyasi’ müdahaleden hatta daha da net söylemek gerekirse ‘tek adam’ baskısından / sendromundan mı söz edilmekte?..

Star’ın, Yeni Şafak’ın, Akşam’ın, Yeni Türkiye’nin, Takvim’in, Haber Türk’ün ve Sabah’ın asla ses çıkar(a)madığı ve hatta tek vazifesinin iktidarı ve özellikle de Başbakan Erdoğan’ı olumlamak ve yapılan her icraatını yüceltmek şeklinde yayın yapmaları söz konusu mu acaba?

Vatan, Hürriyet ve Milliyet’in iktidar ile bir şekliyle yakın olmak istemeleri saikiyle Başbakan Erdoğan’ın emrettiği / istediği her şeyi, kerhen de olsa kayıtsız şartsız yerine getirdiği bir davranış içindeler mi acaba?

Zaman ve Bugün’ün de ses çıkarmak yerine, öyle ya da böyle iktidar ile uyum arayışı içinde oldukları bir statüdeler mi acaba? Aslında Sn. Başbakan’ın kafasındaki medya sektörüne göre; ne Zaman, ne Bugün, ne STV grubu ne de Kanaltürk’ün de içinde olduğu İpek Medya bundan sonraki süreçte asla ama asla medya da yer almamaları gerekiyor.

 

Bu döneminde aslında kendi Sedat Ergin, Fatih Çekirge, Mustafa Balbay, Emin Çölaşan, Fikret Bila ve Murat Yetkin’leri oluştu. Onlar da ortalıkta gazeteci diye dolaşırlarken, tek gayeleri eskinin ‘postal yalayıcıları’ her ne yapıyorlarsa, bugünde bu yandaşlar Sn. Başbakan bağlamında ‘iskarpin yalayıcılığı’ ile bize aslında hiçbir şeyin değişmediğini ispatlamak için adeta birbirleriyle yarışıyorlar… Bu duruma müptezel bir örnek ise Fatih Tezcan’ın yazdıklarıdır ki siz bu konuda daha onlarca farklı örnekler de bulabilirsiniz. Küstahlığı görüyor musunuz; ‘YA TÜM CEMAATLER GİBİ HADLERİNİ BİLİRLER YA DA TAMAMEN BİTİRİLİRLER.’

 fatihsachmalaması

Geriye kalan ise sadece internet medyası ve sosyal medya… İnternet medyasının şu anda gerçekten de demokrasi adına katkısı çok olmaktaysa da; ‘demokrasilerde altın kural, altını olan kuralı koyar’ prensibinden de etkilenerek, sermayenin bastırdığı yöne doğru gelişim gösteren bir mecra olarak o da değişime / dönüşüme uğramakta. Sosyal medyanın twitter ve face-book yaklaşımı ise inanılmaz dejenere olmuş bir statüde olmasına rağmen, hala en özgür ortamlar olduğu söylenebilir…

fattih

Gücün karşısında iki büklüm olan medyanın büyük bir çoğunluğu, önceden sermaye ve askeri otoritelere karşı emir kulu pozisyonunda dururlarken, son 10 yıl içerisinde de çoğalarak artan bir şekilde, siyasi iktidarın ve daha da net bir anlatımı ile ‘the adam’ın emir ve komutasına girmiş şekilde mi hareket etmektedir acaba?..

Haliyle o zaman ‘IN’ olan; ‘padişahım çok yaşa’ söylemiyken, ‘OUT’ olan ise; ‘gururlanma hünkârım senden büyük Allah var’ özdeyişi olmakta…

Medyadaki çok kimse ama seve seve ama zorla zorla başına geçirilen deli gömleği ile yaşamakta veya yaşamaya alıştırılmaktadır!.. İktidar açısından medya bağlamında yapılmak istenilen; davulu başkasının boynuna geçirip, tokmağını kendi elinde alıp, hem tefine hem kasnağına vurarak istediği gibi oyun havalarını çalmaktır…

Bundan sonraki süreçte, medyada yoğun bir şekilde ve artarak ‘tek adam’ sayesinde tek tipleştirme sanki artarak ‘1000 yıl daha’ devam edecek gibi durmaktadır… Ama kimse aklından çıkamasın; ‘her 1000 yıl denilen’ süreç en fazla 10 yıl sürmüştür, değil mi?..

8 Yorum

Bir Yorum Ekleyin

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ÇEVİRİ: Arif Onur Hangişi